Şimdiki nefret odağım; The bucket list. Artık özgün birşey çıkarma mevzusuna fena çakılmış Holivut sinemasının ne tür saçmalıklara imza attığını hepimiz gördük, yazdık, çizdik vs.
Uno su Due diye bir İtalyan filmi var, bilenler izleyenler vardır mutlaka. The Bucket List'ten bir yıl önce çekilmiş bu filmde bakın neler oluyor neler;
-- aşağısı ağır spoiler içerir, varsın olsun diyenler bi zahmet ctrl+A lütfen --
Uno su due başarılı, zengin, bencil, küstah vs vs bir avukatın beyninde tümör olduğunu öğrenmesi sonucu hastaneye yatmasıyla başlar. Hastanedeki oda arkadaşı, kendisiyle aynı sağlık probleminden mustarip fakat zıt karaktere sahip kamyon şoförü Giovanni'dir. Tanışır kaynaşırlar, olaylar gelişir. Filmin enteresan tarafı ise beyin tümörü yüzünden tanışan iki zıt karakterin normalde mümkün olmayacak arkadaşlığı, taraflardan birinin yıllardır kızıyla küs olması ve diğerinin bu sorunu çözmeye uğraşması gibi Bucket List'le major benzerliklerinin dışında, paraşütle atlama gibi birçok detayda da arak zillerinin ötmesine yol açan sahnelerle dolu olması. Bu filmin Bucket List'ten özellike nefret etmeme yol açan yönü ise Bucket List'in tam aksine, gayet güzel bir film olması. Ölümün eşiğine geldiğini öğrenmiş bir insanın önceliklerine, kavrayışına dair müthiş detaylarla dolu olması.
Bucket List ise ölümle yüzyüze geldiğini öğrenince kendini ninja kaplumağa zannetmeye başlayan iki ihtiyarın hikayesinden öteye gidemiyor, bu iki filmi peşpeşe izleyince.
14 Şubat 2008 Perşembe
Ulak
Ulağı gördüm, kalbimin karasını görmüşten beter oldum.
Belli ki böyle büyük bir hikaye çekmek istemiş Çağan Irmak, epik öğeler olsun istemiş, içinde Aragorn, Mithrandir rüzgarları estirmek istemiş, senfonilerle ilerlemek, finale crescendolarla ulaşmak istemiş ama eyvahlar olsun ki ancak şrek'le kıyaslanabilecek bir destansılık arzedebilmiş ortaya.
Filmin bence en ciddi sorunu, ne idüğünü bilememiş olması. Bir yandan çaktırmadan bugünkü vaziyete atıflarda bulunuyorum tavrı içinde - ama nedir ne değildir o atıflar hiçbirşey anlaşılmıyor - bir yandan da kendi akışında tutarlı bir hikaye olmak iddiasında, fakat o kadar iyi oyuncuyu kadrosunda barındırmasına rağmen de sürekli bir müsamere havasında ilerliyor. Müsamereden kastım, sanki çekilen bir sinema filmi değil de tiyatro oyunuymuşçasına yönetil(eme)miş bir hava var filmde. Aşırı teatral oyunculuklar da işin cabası. Hele ki dramatik bir durum arzetmesi gereken hortlak kardeşler var ki filmde, evlere şenlik.
Çağan Irmak'ın filmlerini daha önce hiç görmedim. Zevkine güvenebileceğim arkadaşlarımından da hakkında olumlu sözler duymuşluğum var ama keşke ilk tanışmamız böyle olmasaydı. Ama yine de filmi görmekte, yerinde tespit etmekte sonsuz faideler saklı tabii. Sadece çocuk oyuncuları görmek için bile izlenilebilir.
9 Ocak 2008 Çarşamba
Geleneksel evde yatma etkinliği ve getirdikleri
İki yıldır adet edindim, yeni yıla kallavi bir hastalık atlatarak giriyorum. Artık gelenekselleşme yolunda ilerleyen 2. yılbaşı ev yatmaları etkinliğimin bu yılki en büyük katkısı da geçen sene olduğu gibi yine kadın programları sayesinde 70 yaşıma birden girmem oldu.
Bu yılki malum gündem Taksim'deki taciz olayları ve - aslında artık biraz da kabak tadı veren - Türkiye'nin yurtdışındaki imajı gitti feryatları. Sanki birileri çıkıp dese ki; bütün kayıtları ele geçirdik, hiçbir ülke vatandaşının bu rezaletten haberi olmayacak, mesele neredeyse kapanacak, oh çekip oturacaz.
Bir diğer komik durum da medyanın durum karşısındaki vay hainler vay eşşekler tavrı. Siz değil misiniz yahu her yaz gavurun kızı deniz, yemeyen domuz mantığıyla bangır bangır yayın yapan? Ülkeye gelen 15 yaş üzeri her yabancı kızı (ve hatta kız çocuğunu) esmer Türk erkeğine dayanamıyorlar diye afişe edip, sevişmek istemiyor olsa burada ne işi var mantığıyla yayınlayan? Elinize mikrofonu alıp sahil kenarında '10 saniyede işi bağlarım abi' diyen yağız delikanlıyla abi nedir bu işin sırrı diye röportajlar yapıp, azzz sssooorraaa diye yayınlayan?
Acaba, bu abazan arkadaşlardan biri kalkıp da bu programları kendisini yanlış yönlendirdiği gerekçesiyle mahkemeye verse? Kazanma şansı olabilir mi? Kazanamayacağı neredeyse kesin olsa bile, dikkatleri biraz daha doğru yerlere çekmeye faydası olabilir mi?
Ülkemiz insanını yakından ilgilendiren çook önemli bir sorunun altını da İslami yayın yapan bir kanalın çizdiğine şahit oldum: Komünizm'in kökeninde materyalizm vardır, o da temelini Darwinizm'den alır, gençlerdeki bu sapkın eğilimlerin temelinde komünizm vardır ve önünü kesebilmemiz için öncelikli düşmanımız Darwinizm'dir.
Böyle bir düşünce dünyasında yaşayan abiler var bu ülkede. Değil aynı ülkede, aynı güneş sisteminde yaşadığımıza bile inanmak istemiyorum ben. Çooook uzun zaman önce, çooook uzak bir gezegenden okunan mavalların parazitleri olduğuna inanmak istiyorum. Ama onları da bir filmde görmüştüm bir keresinde, gayet aklı selim tipler gibi görünmüşlerdi gözüme.
Ama şimdi düşünce... hani orada maskeli, eşarplı bi abi vardı... O olabilir mi acaba sorumlusu yoksa... Bak hiç böyle düşünmemiştim aaaaaaa.
Bu yılki malum gündem Taksim'deki taciz olayları ve - aslında artık biraz da kabak tadı veren - Türkiye'nin yurtdışındaki imajı gitti feryatları. Sanki birileri çıkıp dese ki; bütün kayıtları ele geçirdik, hiçbir ülke vatandaşının bu rezaletten haberi olmayacak, mesele neredeyse kapanacak, oh çekip oturacaz.
Bir diğer komik durum da medyanın durum karşısındaki vay hainler vay eşşekler tavrı. Siz değil misiniz yahu her yaz gavurun kızı deniz, yemeyen domuz mantığıyla bangır bangır yayın yapan? Ülkeye gelen 15 yaş üzeri her yabancı kızı (ve hatta kız çocuğunu) esmer Türk erkeğine dayanamıyorlar diye afişe edip, sevişmek istemiyor olsa burada ne işi var mantığıyla yayınlayan? Elinize mikrofonu alıp sahil kenarında '10 saniyede işi bağlarım abi' diyen yağız delikanlıyla abi nedir bu işin sırrı diye röportajlar yapıp, azzz sssooorraaa diye yayınlayan?
Acaba, bu abazan arkadaşlardan biri kalkıp da bu programları kendisini yanlış yönlendirdiği gerekçesiyle mahkemeye verse? Kazanma şansı olabilir mi? Kazanamayacağı neredeyse kesin olsa bile, dikkatleri biraz daha doğru yerlere çekmeye faydası olabilir mi?
Ülkemiz insanını yakından ilgilendiren çook önemli bir sorunun altını da İslami yayın yapan bir kanalın çizdiğine şahit oldum: Komünizm'in kökeninde materyalizm vardır, o da temelini Darwinizm'den alır, gençlerdeki bu sapkın eğilimlerin temelinde komünizm vardır ve önünü kesebilmemiz için öncelikli düşmanımız Darwinizm'dir.
Böyle bir düşünce dünyasında yaşayan abiler var bu ülkede. Değil aynı ülkede, aynı güneş sisteminde yaşadığımıza bile inanmak istemiyorum ben. Çooook uzun zaman önce, çooook uzak bir gezegenden okunan mavalların parazitleri olduğuna inanmak istiyorum. Ama onları da bir filmde görmüştüm bir keresinde, gayet aklı selim tipler gibi görünmüşlerdi gözüme.
Ama şimdi düşünce... hani orada maskeli, eşarplı bi abi vardı... O olabilir mi acaba sorumlusu yoksa... Bak hiç böyle düşünmemiştim aaaaaaa.
6 Ocak 2008 Pazar
Gavur üç kuruşa asrın vidyosunu yapıyor
Daft Punk'ı dünyayı dolandıklarından beri severim zaten ama Harder, Better, Faster, Stronger mük kere mük değil midir? Başka bir yerde okumuştum, Beethoven, Schubert ayarında tema varyasyon yapıyor adamlar diye ama yuh yani.
Süper bir de youtube videosu var.
Süper bir de youtube videosu var.
5 Ocak 2008 Cumartesi
Ayova'da fındık üreticileri isyandaymış.
Amerikan siyaseti ile her ne kadar kel alaka ilişkide olsam da Huckabee'nin Romney'i Iowa'da gömmesine çok şaşırdım. Clinton'un saksafon ile yaptığını bas gitar'la yapmaya çalışması bence biraz parodivari olsa da, bu Amerika bu herifi seçer kardeşim. Obama da Hillary'i tokatlamış ama son turda Huckabee ile karşı karşıya kalacak isim, her ne kadar en makul aday gibi gelse de bana, Obama olmasa keşke. O ten renginle o sarayı yar etmezler sana be koçum...
Acknowledgements
Tez bitiyoooor. Çok az kaldı, çok.
Bütün bu tez sürecini o veya bu şekilde daha dayanılır kılan, ama tezin teşekkür kısmında bahsi maalesef geçemeyecek bir sürü isim var. Bir çoğu da teşekkür listesinin en tepesindeki bazı isimlerden eminim daha çok destek olmuştur bana. Bari dedim bu hanımların ve beylerin de hakkını yemeyim, teşekkürlerimi buradan sunayım. Kuru kuru isim salatası sunmak bi anlamsız gelince de, en yakışılı halleriyle şuradan bi geçit yapsınlar, şu kuş uçmaz kervan geçmez blogta en festivallisinden bi hava estirsinler istedim. Abilerim ablalarım; sağolun, varolun.
Bütün bu tez sürecini o veya bu şekilde daha dayanılır kılan, ama tezin teşekkür kısmında bahsi maalesef geçemeyecek bir sürü isim var. Bir çoğu da teşekkür listesinin en tepesindeki bazı isimlerden eminim daha çok destek olmuştur bana. Bari dedim bu hanımların ve beylerin de hakkını yemeyim, teşekkürlerimi buradan sunayım. Kuru kuru isim salatası sunmak bi anlamsız gelince de, en yakışılı halleriyle şuradan bi geçit yapsınlar, şu kuş uçmaz kervan geçmez blogta en festivallisinden bi hava estirsinler istedim. Abilerim ablalarım; sağolun, varolun.
30 Aralık 2007 Pazar
Boşluğun üzerine kuzeyi yayar ve hiçliğin üzerine dünyayı asar
Yeniçeriler kapıyı zorlarken Uzun İhsan Efendi hala malum konuyu düşünüyor, fakat işin içinden çıkamıyordu...
"Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar:
Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum."
Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapadı. Az sonra başından geçeceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi:
"Dünya bir düştür. Evet, dünya... Ah! Evet, dünya bir masaldır."
İhsan Oktay Anar, Puslu Kıtalar Atlası.
Ben biraz geç okudum, ama okuduğum en güzel masallardan birini okudum. Her eve lazım, böyle bi sevimli bi acayip güzel. Dört kitabı daha var İhsan abi'nin. Ara vermeden devam...
"Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar:
Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum."
Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapadı. Az sonra başından geçeceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi:
"Dünya bir düştür. Evet, dünya... Ah! Evet, dünya bir masaldır."
İhsan Oktay Anar, Puslu Kıtalar Atlası.
Ben biraz geç okudum, ama okuduğum en güzel masallardan birini okudum. Her eve lazım, böyle bi sevimli bi acayip güzel. Dört kitabı daha var İhsan abi'nin. Ara vermeden devam...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














