27 Kasım 2007 Salı

Bilim ve bisküvi

Ortada bir düzen var. Kısmen zaman içinde kendiliğinden şekillenmiş, kısmen de kimilerinin o veya bu sebepten müdahelesiyle. Birileri de bu düzenin ürettiği bazı sonuçlardan olumsuz etkilenmesi nedeniyle şikayetçi. Eleştirmek istiyor. Eleştirisini meşru kılmak isteyen birisi ne yapacaktır? Bazı göstergeler arayacaktır. Söz konusu üniversiteler olduğunda nedir bu göstergeler; atıf indeksleri kapsamına giren uluslararası bilimsel dergilerde yayınlanan makale sayıları, bilimsel araştıma harcamalarının gayri safi yurt içi hasılaya oranı, ya da ülkedeki araştırma personeli sayısı vs vs...

Baştan söyleyeyim, bu göstergelere bakarak eleştirisini haklı kılmak isteyenleri maalesef hüsran bekliyor, zira buradaki rakamların yıllar içindeki değişimi gözönüne alındığında bizim üniversiteleri tutabilene aşkolsun gibi bir durum çıkıyor ortaya. Çünkü rakamlara yıllar içinde artan bir eğilim hakim.

Benjamin Disraeli'nin sözünü hatırlar mısınız? There are three types of lies: lies, damned lies and statistics.

İstatistik sizin dostunuz. En iyi arkadaşınız. Bu sonuçlar işimize gelmedi mi? Hemen işimize gelenlere bakalım. Ülkedeki araştırmacı sayısının nüfusa oranı gelişmiş ülkelerin onda, hatta onbeşte biri seviyelerinde. Ohh be, buradan yakaladık, yakaldık. Bir de yüksek öğretim kurumlarının sayısını kıyaslayalım; Amerika'da 4140, Türkiye'de 72. Oh ohh. Araştırmaya ayrılan bütçeler kıyaslandığında ise fark akıl alır seviyelerde değil.

Ama bir dakika… Bu sonuçlar da bizim işimize gelmiyor. Bu veriler bir yerde bu sıkıntılı duruma meşruiyet kazandırmıyor mu? Yani, bu olanaklarla zaten nasıl rekabet edebiliriz ki'ye hatta; yine gösterdiğimiz bu artışa şükür'e getirmiyor mu bizi? Haydaa. Yine olmadı. Başarılıyız kardeşim işte. Rakamlar bunu gösteriyor. Nanoteknolojiye yatırım yapan, yedinci çerçeveden bütçe koparan bir ülkeyiz.

Bu başarı ilüzyonunu yıkmak için, son bir çare, gösterge kisvesi altında kafaları karıştırmaktan başka bir halta yaramayan bütün bu rakamları unutup başka bir sorgulamadan medet umabiliriz belki; nitelik. Hayır, bu kadar laf salatasını sonunda nitelik bombasını patlatmak için etmedim tabii ki. Sanki ilk benim aklıma gelmiş gibi. Yüzlerce kere duyduk bu hikayeyi, evet makale sayısı artıyor ama peki ya nitelik? Evet ülkedeki araştırmacı sayısı artıyor ama peki ya nitelik? Benim derdim bu niteliğin nasıl değerlendirildiği.

Yukarıda bahsettiğim onca istatistiğin türevlerine, hatta daha kapsamlı hesaplanmışlarına, çıkan makale sayısının toplanıp kurumdaki araştırmacı sayısına bölünmüşlerine, üstüne mum dikip çevresinde alkış tutulmuşlarına kolaylıkla ulaşabiliriz. Fakat bu yaklaşımlardaki sorun, doğaları gereği mekanik olmaları. Bu rakam bu rakamdan büyükse ve bu rakamın şu rakama oranı geçen seneki şu orandan düşükse bu iyi birşeydir, değilse kötü birşeydir. Eğer iyişeyler sürekliyse, bu daha iyi birşeydir. Ama bu iyi şey Amerika’nın iyi şeyinden kötüyse, bu yatırıma ihtiyacımız olan birşeydir, fon ayrılması gereken bir şeydir.

Tamam, falandır, filandır ama bütün bu zırvalık bizi hiçbir yere götürmüyor ki. Ben niteliği değerlendirmek için başka ölçütlere ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Kendimizi onunla bununla daha iyi kıyaslayalım diye değil, biraz daha doğru anlayabilmek için durumumuzu. Mesela; ‘bilimsel bir hedefi olan akademisyen sayısı’ gibi bir kriter belirlesek? Nedir bu rakam sizce? Ya da başka bir kriter düşünelim… Mmm…. Hah, mesela kendi çalıştığınız ya da okuduğunuz bölümü düşünün. Bu bölüm kendi konusunun hangi alan ya da alanlarında otorite kabul edilebilir, desem? Ama otorite gibi otorite. Pekiii, kendi çalıştığı alana, dünya literatürü tarafından kabul görmüş bir kuramla katkıda bulunmuş akademisyen sayısı? Uluslararası bilimsel dergilerde editörlük yapan akademisyen sayısı? Uluslararası organizsayonlarda (The International Solar Energy Society ya da The Electrochemical Society gibi) başkanlık ya da yönetim kurullu üyeliği görevlerinde bulunmuş akademisyen sayısı? Aktif görev alan akademisyen sayısı? Hadi Nobel’e falan hiç girmiyorum, Uluslararası platformda kabul görmüş bilimsel ödül sahibi akademisyen sayısı? Çeviri ve meslek yüksek okulu seviyesindeki kitapları bir köşeye bırakırsak, Türkçe kitap yazan akademisyen sayısı? Yabancı üniversitelerde ders kitabı olarak okutulan herhangi bir kitap yazabilmiş akademisyen sayısı?

Daha onlarcası var bu soruların. Çıkan rakamları şu sayıya bu sayıya bölüp Dünya ortalamasına bakmayı boşverip, sadece doğru sorular üzerinde biraz daha kafa yoralım. Ama bu kadar uçmayalım, uluslararası hadise bizi bozuyor, biraz daha yerel takılalım derseniz, o da olur. Kendi okuduğunuz ya da çalıştığınız üniversiteyi tekrar göz önüne alarak başlayalım.

Üniversiteye sırf çay içip, muhabbet etmek için geldiğini düşündüğünüz ve bu konuda en az beş kişinin sizinle hem fikir olduğu akademisyen sayısı? Yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin yanına uğrama nedeni 50% çay içmek, 30% bisküvi var mı diye sormak, 20% forward mail’den yeni öğrendiği bir fıkrayı anlatmak olan ve bu uğramalar sırasında konu es kaza öğrencilerin araştırmalarına geldiğince ruhu daralıp ortamdan kaçan akademisyen sayısı? Öğrencilerinin karşısında ana avrat küfürlü konuşup, şakkada şukkada hareket çekip, kimseden korkusu olmamasıyla bağıra bağıra övünen akademisyen sayısı? İngilizce konuşamayan akademisyen sayısı? Son bir yıl içerisinde en az bir makaleyi baştan sona okuyabilmiş akademisyen sayısı? Vs vs vs…

E peki, bu mudur yani şimdi kıyaslama, bu mu ülkedeki akademisyen profili, diyeceksiniz. Tabii ki hayır. Bıkmış, yorulmuş, değeri bilinememiş birsürü pırıl pırıl adam olduğunu biliyorum, hatta birebir tanıyorum. Her türlü olumsuzluğa rağmen pes etmeyen birsürü insan da biliyorum. Benim sıkıntım, yukarıda yumurtladığım o uluslararası kriterlerin çoğuna girebilen tek bir akademisyen bile bulamazken, yerel kriterlerin hepsine uyan en az bir kişi tanıyor olmam. Ve bu kişilerin benim çevremde mütamadiyen çay içip, hareket çekiyor olmaları... Bir saniye…Pardon? Bisküvi? Şu alt çekmecede olacaktı hocam.

Hiç yorum yok: