30 Aralık 2007 Pazar

Boşluğun üzerine kuzeyi yayar ve hiçliğin üzerine dünyayı asar

Yeniçeriler kapıyı zorlarken Uzun İhsan Efendi hala malum konuyu düşünüyor, fakat işin içinden çıkamıyordu...

"Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar:

Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum."

Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapadı. Az sonra başından geçeceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi:

"Dünya bir düştür. Evet, dünya... Ah! Evet, dünya bir masaldır."

İhsan Oktay Anar, Puslu Kıtalar Atlası.


Ben biraz geç okudum, ama okuduğum en güzel masallardan birini okudum. Her eve lazım, böyle bi sevimli bi acayip güzel. Dört kitabı daha var İhsan abi'nin. Ara vermeden devam...

26 Aralık 2007 Çarşamba

Hmm

An intellectual is a person who has discovered something more interesting than sex.

Aldous Huxley

20 Aralık 2007 Perşembe

7

Son altı - yedi saatimi, teori kısmı için uğraştığım bir derivasyonu satır satır didiklemekle geçirdim. Bir hata var, böyle olmaması lazımdı ama nerde, nerde nerde nerdeee...

Aaa... İşte orada.

%7 denildiğinde 0.07 anlıyoruz di mi? 7 değil. Daha da güzeli benim bunu görmemin yedi saat sürmesi. Eğer bulursam hatayı, bi elma şarabı patlatırım bunun üstüne diyordum ama şimdi ben şarap mı hakettim, zopa mı acaba?

Grrr.

16 Aralık 2007 Pazar

Her yerde tez var

Hayatım teze indirgenmiş durumda. Her an, her saniye, uğraşmadığım anlarda bile kafamın bir yerlerinde soluk alıp veren hayvan gibi bişey oldu çıktı.

Tekrar yazan... pardon, sosyal bir hayvan olduğumu hatırlamak için şu havayı biraz dağıtayım, şöyle bir kaç foto koyayım, bi kendime geleyim dedim. Sen de bi dur iki dakka güzelim ya, hof puff, kulağımın dibinde.

Vakti zamanında gittiğim fotoğraf kursundaki hocam demişti ki, bir fotoğraf çekmeden önce her zaman durup kendinize sorun; ben şu an neyin fotoğrafını çekiyorum?

Hiç sevmem böyle soruları ben. Hiç sevmem.










Bu konuyu da bu şekilde açıklığa kavuşturduğuma göre tekrar teze dönmekte bir sakınca göremiyorum.

15 Aralık 2007 Cumartesi

Sebep?

Ay akademi denilen komik yerin komik insanları. Hergün başka bir macera kardeşim.

Bu fotoğrafı bizim üniversitede çektim. Askeri ve sanayi odaklı araştırmaların ve işlerin döndüğü gayet asık suratlı, bol miktarda cviiink-ggarrrrr-zonnnn! efektli, böyle haldır huldur bir yerde.

Ama gelin görün ki, kapısında şöyle bir yazı var:



Kimseye de soramadım ki; ne için lazımdı abi, diye.

14 Aralık 2007 Cuma

The show about nothing

Tezin beni en çok zorlayan kısımlarını bugün itibariyle bitirdim. Bundan sonrası zaten elde olan ve az çok düzenli materyali, az biraz müdaheleyle derleme, referans, format vs ile geçecek.

Haliyle bugün Prof B'ye müjdeyi vermek için cepten aradım:

- Aa güzel ama ben falanca şehirdeyim.
- Hm. Bugün uğrama ihtimaliniz var mı hocam? Hani haftasonu da okursunuz belki?
- Tabi tabi. Bu akşam gelebilirsem bi bakiim.

Akşam saat 19:30'da Prof B gelir:

- Hocam işte bitti: dan da da dan!
- Haa? Ha, iyi. Ver de koyim odama.
- ?..


Grr!. Grrrrr!... Grrrrrrrrrr. öhö.

12 Aralık 2007 Çarşamba

İçinden desek?

İçinde bulunduğun lab grubunun başında iki Prof bulunmakta. Anonimliği korumak adına; Prof A ve Prof B diyelim. Prof A yaşca daha büyük ve Prof B'nin de zamanında hocası.

Çalıştığım grubun diğer üyeleri her ne kadar dağınık ofis veya lab ortamlarında bulunuyor olsalar da, benim yakın temas halinde olduğum iki genç üyesinden de Yağızoğlan ve Karaoğlan diye bahsedelim. Yağızoğlan sorumlu ve olgun tavırlarıyla göz doldururken Karaoğlan sempatikliğiyle puan topluyor.

Karaoğlan'ın ailesiyle dün akşam bir lab yemeği münasebetiyle buluştuk. Maksat tanışmak, kaynaşmak, eti senin kemiği benim (kahkahalar), hocalardan övgüler, Karaoğlan hakkaten çok efendi çocuk (kahkahalar) aferim kerataya, şu işleri bitir artık bir de kız bulalım sana (kahkahalar) vs vs..

Şirin, tatlı insanlar.

Fakat hal böyleyken Karaoğlan cephesinde işler çok kolay gitmedi tabii.

Ama neyse ki Prof B oradaydı da, fildişi kulesinden okuduğu gazellerle Karaoğlan'ın hop hop eden yüreğine bir nebze su serpebildi. Çok örnek var ama benim için gecenin zirve noktası:

Prof B'nin eşinin kendisiyle hemşeri olduğunu öğrenen Karaoğlan'ın babası:

- Aaa, öyle mi? Neresinden eşiniz ?
- Şey.. Şehir merkezinden ama tam olarak hangi sokak onu bilmiyorum.
- ...


Oy oyy.

11 Aralık 2007 Salı

Passangers

Hey Lou !

Özletmiştin be kaptan.

10 Aralık 2007 Pazartesi

Sıradan insanlar için tez yazma klavuzu

Evet, başlığı Boris Vian'dan arakladım, bir intihal daha var o da ölmek mi denmesin.

Çok edebi kaygı gütmüşüm önceki yazıda, gütmesem iyimiş de, çok gütmüşüm o kötü olmuş.

Ama iyi gelmiş. Gelmiş ki, 2 haftayı geçmesine rağmen elimi sürmedim, ya da sürme ihtiyacı duymadım, bilmiyorum.

Kafayı iyiden iyiye tez yazma işine vermiş olmamın da etkisi var tabii. Çok daha kısa sürede halledebileceğimi düşünüyordum, hatta saçmalık derecesinde kısa süreler tahmin ediyodum ama işin aslı öyle değilmiş meğer. Bir de doktora boyunca yazdığım ara raporlar, makaleler olmasa nasıl kalkılabilirdi bu işin altından hiç kestiremiyorum.

Neyse baktım ki işi kolayladım, biraz biraz kıvırdım gibi, hemen bir hukelalık, bir burnu büyüklük geldi bana.

Dolayısıyla, ücra köşelerdeki yalnız kalplere yardımcı olmaktan başka amaç gütmeyen kalibrasyon bloğu olaraktan, bugün de yeni bir hizmetimle kapılarımı açayım dedim:

Sıradan insanlar için tez yazma klavuzu
Dan da da dan ve de essahtan.

1. Tez yazma işini tez süresinin sonuna bırakmayın, tezi bütün süreç boyunca hem yapılan hem de yazılan bişey olarak algılayın.

2. Tez yazma işini tez süresinin sonuna bırakmayın, tezi bütün süreç boyunca hem yapılan hem de yazılan bişey olarak algılayın (evet, bu espirimi de fayt klab'dan arakladım).

3. Dolayısıyla yazın. Herşeyi yazın. Mutlaka bir defteriniz ya da bilgisayda bir dosyanız falan birşeyiniz olsun ve tarih tarih, en baştan itibaren, ne yaptınız ne ettiniz mutlaka içinde detaylarıyla olsun. İşi yaparken nasıl olsa hatırlarım diyor insan ama söylemedi demeyin; iki buçuk - üç yıl sonra hatırlanmıyor.

4. Bu konuda internet üzerinde binlerce farklı tavsiye bulabilirsiniz ama benim yazma sıralaması önerim:

  • (I) öncelikle bütün figürler ve tablolar (yazma sırasında hazırlamaya kalkılırsa feci tempo düşürür bunlar, baştan hazırlarsanız işi büyük ölçüde kolaylaştırabilirsiniz),
  • (II) deneysel yöntem ya da metodoloji, ya da her neyse,
  • (III) deneysel ya da teorik sonuçlar, bulgular vs,
  • (IV) tartışma,
  • (V) önceki üç bölüm arasındaki boşluları kapatmak ve fazlalıkları temizlemek için bu bölümler arasında gidip gelme, gidip gelme, gidip gelme...
  • (VI) literatür, teorik bilgi bölümü,
  • (VII) tekrar boşlukları kapatma ve fazlalıkları çıkarmak için diğer bölümlerle koordineli gözden geçirme,
  • (VIII) giriş bölümü,
  • (IX) tez sonuçları (conclusions) ve özet (abstract),
  • (X) referans kontrolü,
  • Voila !
5. Tezi bitirip tek parça halinde lööök diye hocanızın önüne koymaktansa, bu bölümleri yazdıkça danışmanınıza vermek, okuması gereken miktarları ufak ufak sunduğunuz için düzeltip geri vereceği süreleri ciddi şekilde azaltacaktır.

6. Abur cubura çok dadanmayın. Ya zaten şu tez daralttı beni, sonra veririz kiloyu, bir de onu mu düşünücez, demeyin. Dememelisiniz.

7. Referanslar için EndNote ya da benzeri bir refereans yönetimi aracı kullanmak ciddi zaman kaybından kurtarabilir. O ne yahu diyorsanız, başvuru kaynaklarının formatı ve organizasyonunda kolaylık sağlayan bir zımbırtıdır kendisi. Ben kullandım mı peki, hayır. O yüzden diyorum zaten.

8. Eğer ki varsa imkanınız, LaTeX ya da benzeri bişeyler kullanın. O ne yahu diyorsanız, sallayın, uğraştığınıza değmeyebilir.

9. Microsoft word'de format ayarlamak en kötü seçenek, ama ennn kötü. Varsa başka bir imkanınız, düşünmeyin yapın. Word ne yahu diyorsanız... daktilonun sizin için daha iyi bir tercih olup olmadığını düşünmeye başlamanız yerinde olabilir.

10. Blogda espiri yapacam diye kendinizi kaptırıp sonra da saati unutmayın...

Devamını getiririm bunun ben.
C ya.

27 Kasım 2007 Salı

Bilim ve bisküvi

Ortada bir düzen var. Kısmen zaman içinde kendiliğinden şekillenmiş, kısmen de kimilerinin o veya bu sebepten müdahelesiyle. Birileri de bu düzenin ürettiği bazı sonuçlardan olumsuz etkilenmesi nedeniyle şikayetçi. Eleştirmek istiyor. Eleştirisini meşru kılmak isteyen birisi ne yapacaktır? Bazı göstergeler arayacaktır. Söz konusu üniversiteler olduğunda nedir bu göstergeler; atıf indeksleri kapsamına giren uluslararası bilimsel dergilerde yayınlanan makale sayıları, bilimsel araştıma harcamalarının gayri safi yurt içi hasılaya oranı, ya da ülkedeki araştırma personeli sayısı vs vs...

Baştan söyleyeyim, bu göstergelere bakarak eleştirisini haklı kılmak isteyenleri maalesef hüsran bekliyor, zira buradaki rakamların yıllar içindeki değişimi gözönüne alındığında bizim üniversiteleri tutabilene aşkolsun gibi bir durum çıkıyor ortaya. Çünkü rakamlara yıllar içinde artan bir eğilim hakim.

Benjamin Disraeli'nin sözünü hatırlar mısınız? There are three types of lies: lies, damned lies and statistics.

İstatistik sizin dostunuz. En iyi arkadaşınız. Bu sonuçlar işimize gelmedi mi? Hemen işimize gelenlere bakalım. Ülkedeki araştırmacı sayısının nüfusa oranı gelişmiş ülkelerin onda, hatta onbeşte biri seviyelerinde. Ohh be, buradan yakaladık, yakaldık. Bir de yüksek öğretim kurumlarının sayısını kıyaslayalım; Amerika'da 4140, Türkiye'de 72. Oh ohh. Araştırmaya ayrılan bütçeler kıyaslandığında ise fark akıl alır seviyelerde değil.

Ama bir dakika… Bu sonuçlar da bizim işimize gelmiyor. Bu veriler bir yerde bu sıkıntılı duruma meşruiyet kazandırmıyor mu? Yani, bu olanaklarla zaten nasıl rekabet edebiliriz ki'ye hatta; yine gösterdiğimiz bu artışa şükür'e getirmiyor mu bizi? Haydaa. Yine olmadı. Başarılıyız kardeşim işte. Rakamlar bunu gösteriyor. Nanoteknolojiye yatırım yapan, yedinci çerçeveden bütçe koparan bir ülkeyiz.

Bu başarı ilüzyonunu yıkmak için, son bir çare, gösterge kisvesi altında kafaları karıştırmaktan başka bir halta yaramayan bütün bu rakamları unutup başka bir sorgulamadan medet umabiliriz belki; nitelik. Hayır, bu kadar laf salatasını sonunda nitelik bombasını patlatmak için etmedim tabii ki. Sanki ilk benim aklıma gelmiş gibi. Yüzlerce kere duyduk bu hikayeyi, evet makale sayısı artıyor ama peki ya nitelik? Evet ülkedeki araştırmacı sayısı artıyor ama peki ya nitelik? Benim derdim bu niteliğin nasıl değerlendirildiği.

Yukarıda bahsettiğim onca istatistiğin türevlerine, hatta daha kapsamlı hesaplanmışlarına, çıkan makale sayısının toplanıp kurumdaki araştırmacı sayısına bölünmüşlerine, üstüne mum dikip çevresinde alkış tutulmuşlarına kolaylıkla ulaşabiliriz. Fakat bu yaklaşımlardaki sorun, doğaları gereği mekanik olmaları. Bu rakam bu rakamdan büyükse ve bu rakamın şu rakama oranı geçen seneki şu orandan düşükse bu iyi birşeydir, değilse kötü birşeydir. Eğer iyişeyler sürekliyse, bu daha iyi birşeydir. Ama bu iyi şey Amerika’nın iyi şeyinden kötüyse, bu yatırıma ihtiyacımız olan birşeydir, fon ayrılması gereken bir şeydir.

Tamam, falandır, filandır ama bütün bu zırvalık bizi hiçbir yere götürmüyor ki. Ben niteliği değerlendirmek için başka ölçütlere ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Kendimizi onunla bununla daha iyi kıyaslayalım diye değil, biraz daha doğru anlayabilmek için durumumuzu. Mesela; ‘bilimsel bir hedefi olan akademisyen sayısı’ gibi bir kriter belirlesek? Nedir bu rakam sizce? Ya da başka bir kriter düşünelim… Mmm…. Hah, mesela kendi çalıştığınız ya da okuduğunuz bölümü düşünün. Bu bölüm kendi konusunun hangi alan ya da alanlarında otorite kabul edilebilir, desem? Ama otorite gibi otorite. Pekiii, kendi çalıştığı alana, dünya literatürü tarafından kabul görmüş bir kuramla katkıda bulunmuş akademisyen sayısı? Uluslararası bilimsel dergilerde editörlük yapan akademisyen sayısı? Uluslararası organizsayonlarda (The International Solar Energy Society ya da The Electrochemical Society gibi) başkanlık ya da yönetim kurullu üyeliği görevlerinde bulunmuş akademisyen sayısı? Aktif görev alan akademisyen sayısı? Hadi Nobel’e falan hiç girmiyorum, Uluslararası platformda kabul görmüş bilimsel ödül sahibi akademisyen sayısı? Çeviri ve meslek yüksek okulu seviyesindeki kitapları bir köşeye bırakırsak, Türkçe kitap yazan akademisyen sayısı? Yabancı üniversitelerde ders kitabı olarak okutulan herhangi bir kitap yazabilmiş akademisyen sayısı?

Daha onlarcası var bu soruların. Çıkan rakamları şu sayıya bu sayıya bölüp Dünya ortalamasına bakmayı boşverip, sadece doğru sorular üzerinde biraz daha kafa yoralım. Ama bu kadar uçmayalım, uluslararası hadise bizi bozuyor, biraz daha yerel takılalım derseniz, o da olur. Kendi okuduğunuz ya da çalıştığınız üniversiteyi tekrar göz önüne alarak başlayalım.

Üniversiteye sırf çay içip, muhabbet etmek için geldiğini düşündüğünüz ve bu konuda en az beş kişinin sizinle hem fikir olduğu akademisyen sayısı? Yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin yanına uğrama nedeni 50% çay içmek, 30% bisküvi var mı diye sormak, 20% forward mail’den yeni öğrendiği bir fıkrayı anlatmak olan ve bu uğramalar sırasında konu es kaza öğrencilerin araştırmalarına geldiğince ruhu daralıp ortamdan kaçan akademisyen sayısı? Öğrencilerinin karşısında ana avrat küfürlü konuşup, şakkada şukkada hareket çekip, kimseden korkusu olmamasıyla bağıra bağıra övünen akademisyen sayısı? İngilizce konuşamayan akademisyen sayısı? Son bir yıl içerisinde en az bir makaleyi baştan sona okuyabilmiş akademisyen sayısı? Vs vs vs…

E peki, bu mudur yani şimdi kıyaslama, bu mu ülkedeki akademisyen profili, diyeceksiniz. Tabii ki hayır. Bıkmış, yorulmuş, değeri bilinememiş birsürü pırıl pırıl adam olduğunu biliyorum, hatta birebir tanıyorum. Her türlü olumsuzluğa rağmen pes etmeyen birsürü insan da biliyorum. Benim sıkıntım, yukarıda yumurtladığım o uluslararası kriterlerin çoğuna girebilen tek bir akademisyen bile bulamazken, yerel kriterlerin hepsine uyan en az bir kişi tanıyor olmam. Ve bu kişilerin benim çevremde mütamadiyen çay içip, hareket çekiyor olmaları... Bir saniye…Pardon? Bisküvi? Şu alt çekmecede olacaktı hocam.

24 Kasım 2007 Cumartesi

Gün 1: Meşru müdafa

Her blog bir izahatle başlar.

Efendim işte 2005'in kasım ayıydı da, biz de bu internet denen cin işi şeytan işi zımbırtının bir ucundan tutalım, dostlara selam edelim derken bu blog işi çıktı da, bıdı bıdı da bıdı bıdı.

Kimin umrunda ki?.. Ama madem ki adet böyle;

Ben saydırmak için burdayım. Açık ve net. Acımadan. Of of offf. Şimdiden bir heyecan silsilesi titretiyor bünyeyi.

Git kendi kendine saydır kardeşim diyebilirsiniz. Saydırdım. Olmuyor. Her ne kadar 'sanal' da olsa bir dinleyicisi olduğunu düşünmek istiyor insan.

Kendim çalıp kendim oynayacağım hissiyatı gayet baskın olsa da, belki günün birinde güzel yurdumun herhangi bir köşesindeki herhangi bir laboratuarda, yalnız bir kalp olmadığının teyidini google'ın arama sonuçlarında (25.422 sonuç'tan 100 tanesi, hemi deee 0.27 sn'de, ne sandın) bulmaya çalışan birileri görür de okur bu satırları hevesiyle kenar süslü defterlere yazıp, çeyiz sandığımda sakladığım şeyler olsun istemedim bu saydırmalarım.

Geliyorum... Ahmet Çakar'casına geliyorum.